logo

YAZ AŞKI




dicle

YAZ AŞKI


Tags: yaz aşkı hikaye

Published : 10 months, 1 week ago (Thu, 24 Jan 2008 07:57:32 PST)
Searched:
http://dicle.livejournal.com/2115.html  0 links
Related posts

İlk blogumu önceden yazmaya başladığım ve nihayet devam ettirmeye karar verdiğim bu hikayemle yapmak istedim. Önceden okumuş olanlar tekrar okusunlar lütfen, çünkü 3. kişili anlatımı 1. kişiye çevirdim.

Son bir gayretle bavulumu kapayıp üstüne oturdum, bu kadar çok kıyafeti o bavula sığdırmam mucizeydi. Kapanması ise daha büyük bir mucize olacaktı. Yaz tatillerinden nefret ediyordum, tüm yazımı Saros’un en terk edilmiş yerinde ailemle geçirecektim. Birkaç arkadaş da olmasa orada 3 ay boyunca çıldırmamak işten değildi. Kendimi yatağımın üstüne fırlatıp başımı ellerimin arasına aldım, Antalya’da, lüks otellerin birinde güneşlendiğimi hayal etmeye başladım. Karşıdan afetin biri bana doğru yaklaşıyordu. Tam benim uzandığım şezlongun önüne durup bana gülümsemeye başladı. Ben gülümseyerek hayran hayran bu muhteşem yabancının gözlerine bakıp Alman mı Danimarkalı mı olduğuna karar vermeye çalışıyordum ki yüzü birden annemin yüzüne döndü.

- MELİİİİSSSSS! 
Sıçrayarak uyandım, annem olanca gücüyle beni sarsıyordu. Rüyadan ayılmak için miyop gözlerimi kırpıştırdım. 
- Of anne ya!!! 
- Ne gülümsüyordun öyle kendi kendine uykunda, hadi kalk, bitmedi mi işin,ayy bu ne, toplamışsın yine bütün dolabını! 
- Anne teker teker gel, kalktım işte, bu kadar alacaklarım, diye söylendim. 
- Yandaki butiği de alsaydın, eksik kalmış. 
- Hiç de bile, dolabımın yarısını bıraktım, zaten her şeyim küçülmüş! 
- Aman Allah’tan! Baban toplansınlar yola çıkalım, diyor. 
- Daha makyaj malzemelerimi bile toplamadım! diye ufak bir çığlık koyvermekten kendimi alamadım. Babam acele etmek istediği zaman evden çıkışımız birkaç saniyeden fazla tutmazdı. Tabi annem oyalanmazsa. 
- Hadi, annecik, sen oyalarsın onu...
- Tamam, tamam. İyi ne yapacaksan yap, çabuk ol, çıldıracak baban.

Annem odadan çıkınca, o yaza kadar biriktirdiğim bütün paramla aldığım değerli makyaj malzemelerini özenle çantama yerleştirdim, bu sırada askercilik oynarken yüzünü boyamak için göz kalemimi mahveden kardeşim Sarp’a birkaç küfür de savurmayı ihmal etmedim, ve bavulumu sürükleyerek odamdan çıktım. Babam, annem ve gözleri yarı kapalı duran Sarp kapı önünde toplaşmışlardı, babam sinirle saatine bakıp duruyordu. Allah’tan ailede bir bana kızmak adeti değildi. 
- Nerde kaldın kızım, öğle sıcağına kalacağız. 
- Tamam baba, çıktım!

Saat 8’di ama Sarp bütün gece gizli gizli bilgisayarla uğraştığından uyukluyordu, bir yandan onu, bir yandan bavulları sürükleyerek arabaya zar zor yerleştik. Sarp’ın başını kucağıma yatırdıktan sonra başımı pencereye yasladım, pencereden dışarıyı seyrederek Antalya hayallerine geri döndüm, babannemin deyimiyle “zevzek zevzek” gülümsememe bir türlü engel olamıyordum.

Öğlene doğru midesi kazınan Eren ailesi olarak, Saros’a varmıştık. Annem, herkesin eline yiyecek bir şeyler vererek bizi dışarı kovaladı –Hadi dışarı, temizlik zamanı!!!- babam ve Sarp arkadaşlarını bulmak için deniz kenarına gitti, bense hiçbir arkadaşımın temmuzdan önce gelmeyeceğini bildiğimden tozlu yeşil bisikletimi çıkarıp ormanlık alana doğru sürmeye başladım.

Hava sıcaktı ama Ege’ye özgü bir şekilde hafif hafif esiyordu. Dayanamayıp bisikletten indim, onu ve sandaletlerimi güvenli bir yere koyup, bomboş sahilde çıplak ayakla yürümeye başladım. Saros’un bu tarafında doğru düzgün ev olmadığından sahili genelde boş olurdu- geceleri dadanan bazı tehlikeli tipler dışında. Aslında buraya tek başına gelmem yasaklanmıştı ama kim takardı ki? Hava en sevdiğim haldeydi ve ormana kadar yürümek istiyordum. Tokamı çıkararak dalgalı koyu kumral saçlarımı bir el hareketiyle omzuna döktüm. Ayaklarımın haziran sıcağının henüz ısıtamadığı serin kuma değmesi bana müthiş zevk veriyordu. Keşke gitarım yanımda olsaydı, diye düşündüm. Bu his üzerine şarkı bile yazılırdı. Bu düşünelerle bazen suyun kenarından, bazen içinden yürüyerek ormanlık yere kadar yürüdüm. Ormanlık alanın başladığını gösteren tellerin önüne kendimden geçmiştim. O kadar olmuş muydu ya? Doğrusu bu kadar yürüyeceğini aklının ucundan bile geçirmemiştim, gözlerimi kısarak tekrar bakındım ama işte ağaçlık önümde uzanıyordu, güneşin konumu da saatin 5’e yaklaştığını söylüyordu, aslında söylemiyor sanki kulağımın içinde bangır bangır bağırıyordu. Güneşin yorduğu beynimi küçük bir hesap yapmaya zorladım, eve bu yorgunlukla en erken 8 gibi dönebilirdim. Sıkıntıyla iç geçirdim evde çıkacak tartışmayı düşününce. Daha ilk günden. Ne var ki yapacak bir şey yoktu, ben de geri dönüp yürümeye başladım.

Aradan 15 dakika bile geçmemişti ki arkamdan “Hey sen!” diye bir ses duydum. Şimdi mahvolmuştum işte, bu seslenen sarhoşun teki olmalıydı. Telaşla dudaklarımı kemirmeye başladım. Yürümeye devam etmeliydim. Ses tekrar bağırdı: “Sana söylüyorum!” Ne yapması gerektiğini düşünmeye başladım, aklımdan geçen binbir çeşit acı cinayet sahnesinin arasında karar vermek zordu: Dönüp konuşmalı mı, tabanları yağlamalı mı? Tam konuşmaya karar verdiğimde sesin sahibinin de ona doğru gelmeye başladığını hissettim ve fikrimden bir U dönüşüyle caydım. Kaçma zamanı. Kışın okul-ev arasında servise binmek dışında iş yapmamaktan hamlamış bacaklarımın elverdiği kadar hızla koşmaya başladım. Arkamdakinin nerede olduğunu görebilmek için başımı çevirdiğim sırada önümdeki kayaya çarpıp yere kapaklandım. İnleyerek dizimi tuttum. Sesin sahibi de yanıma gelmişti. Korkuyla başımı kaldırabildim. Karşısındaki 16-17 yaşlarında, uzun, açık kumral, ela gözlü bir çocuktu. Ayyaşa benzer bir yanı da yoktu. Bu izleniminden güç alarak, beynimde kalan son “Testere” tipli cinayet sahnesini de kovaladım ve çocuğun uzattığı eli tutup ayağa kalktım. Üzerimdeki kumları silkeleyip derince kesilmiş dizimde hasar tesbitine girişirken çocuk gülümsedi. “Neden koşmaya başladığını anlamadım, amma korkakmışsın.” Utanç ve sinirden kızardım. Korkmak ve sarhoşlarla ilgili kendimin bile duyamadığı birkaç kelime geveledikten sonra aklıma eve yetişmem gerektiği geldi.

- Benim eve gitmem gerek. 
- Benim de, n'olmuş? 
- Ama benim hemen gitmem gerek. Bisikletimi bayağı ilerde bıraktım. Bu bacakla koşacağım artık. 
Sekerek sağlam bileğimin üstünde yürümeye başladım. Çocuk olduğu yerde biraz düşünüp koşar adımla yanıma geldi. 
- Benim bisikletim biraz geride kaldı. Beni beklersen gidip getirebilirim. 
- Gelip gelmeyeceğini nereden bileyim ki? Bak, cidden evde olay çıkacak, gitmem lazım hemen. 
- O zaman sen de dizinin haline bak, yürüyecek durumda değilsin. Bekle işte. 
Çocuk koşarken arkasından bağırdım: 
- Adını bile bilmiyorum! İsimsiz kurtarıcım durup arkasını döndü, şimdi aramızda 50 metrelik bir mesafe vardı: 
- Adım Mert! Seninki ne? 
- Melis! 
- Burada bekle Melis! Kıpırdama!

Başımı sallayıp, olduğum yere çöktüm. Mert denen şu çocuk hızlı olsa iyi olurdu. Dizim gerçekten fena haldeydi, yara kum dolmuştu. O taşın orada ne işi vardı ki zaten! Kum tanelerini yaradan çıkarmaya çalışırken aradan bana yarım saat gibi gelen dakikalar geçmişti ve hızla batışa geçen güneşin de hiç acıması yoktu. Beklemekten de sıkılmıştım. Biraz daha beklersem bisikletle bile zamanında dönemezdim zaten. Ağaya kalktığım sırada Mert’in sesini duydum: 
- Melis, bekle! 
Mert soluk soluğaydı. Bisikletini durdurup önüne astığı paketi aldı. 
- Bunda buz var, erimeye başlamıştır, alıp dizine koy, sonra gidelim. 
Buz paketini dizime koyup bağlamaya çalışırken gülümsemede edemedim. 
- Cidden sağol. Bakalım bisiklete nasıl sığacağız? Mert bisiklete binerek başıyla işaret etti: 
- Önüme bin de bakalım.

Nasıl oturacağımı bulmak biraz zaman aldı. Popomu bir türlü bir yere sığdıramıyordum. O durumda bunu nasıl düşündüğümü hiç bilmiyorum, kadınca bir içgüdüyle olacak, diyete başlamaya bile karar verdim. Sonunda sinirle neremi o incecik borunun üstüne sığdıramadığımı bulmaya çalışırken kafa kafaya çarpıştığımızda acıyan dizime rağmen kahkahalarla gülmekten kendimi alamadım. Bisikleti yola çıkarıp benim yan durup dizimin biraz altını gidona dayayacağım şekilde oturduk. Yolda sessiz birkaç dakikadan sonra –sessizlikten nefret ederim- boğazımı temizleyip söze başladım: 
- Ee, Mert, buralarda mısın? 
Söyler söylemez de kendime gıcık oldum. “Buralarda mısın?” Bu ne biçim sözdü böyle? Başka nerede olacaktı ki? 
- Sayılır. Ben otelin oraya yakınım. 
Saros’un tek büyük oteli (herkes onu sadece “otel” diye anardı) kapıdaki görevlisiyle kanka olarak gizlice girdiğimiz bara çok da uzak değildi. 
- Aa, biz her akşam o tarafa ineriz. Yani temmuzda. Arakadaşlar gelince. Peki ormanda ne yapıyordun? 
- Öyle, canım sıkılmıştı. Arkadaşların temmuza kadar gelmez mi? 
- Cık. Senin? 
- Benimkiler burada, biz birlikte geldik zaten. 
- Sen tek başına ne yapıyordun ormanda? 
Bunu söyleyince kendime bir fırça daha attım. Sorguya mı çekiyordum çocuğu? 
- Hımm, sen ormana takıksın galiba. Sıkılmıştım işte. 
Başımı sallamakla yetinmeyi tercih ettim. Aptal aptal konuşmaktan iyiydi. 
- Aa, dur burada. Bisikletim buralarda olacak.

Mert ayaklarını yere koyup durunca ben de inip bisikletimi arkasına gizlediğim kayaya doğru sekerek yürüdüm. Mert kolumun altına girmeseydi yine kayaya toslayacaktım zaten. Aynı anda gülmeye başladık ama benimki daha çok sinirli bir gülüştü. “Yeteri kadar rezil olmadım mı Allah’ım?” diye düşündüm. Ben sandaletlerimi giyerken Mert bisikleti yola çıkardı. Gidonu bana verip kendi bisikletini yerden kadırırken ben de bir yandan kendi kendime aptal aptal sırıtıyordum, sonunda zorlukla bisikletimin üzerine sağlam bacağımı atabilince Mert de kendi bisikletine bindi. 
- Ehm... Mert... Çok sağol ya. 
Mert’in dudaklarına kendime hayret ederek öpmek istediğim bir gülümseme yayıldı. 
- Dur ben de o tarafa gidiyorum zaten, hemen veda etmeye başlama. 
Bisikletlerimize binip yola çıktık ama bu defa çok konuşmadık. Ben arada bir dizimin acısından inildemeyi ihmal etmiyordum tabi. Yine de ara sıra dönüp batan güneşin son ışıklarının aydınlattığı Mert’in yüzüne bakıyor, zorlukla koruduğum dengemi bozmamak için önüme dönüyordum. Yiğitliğe yoğurt sürdürmemek lazımdı. Benimki ayrana dönmüştü gerçi ama...

Evimizin önündeki sokağa gelince Mert’e evimi işaret etti, böylece o da durdu. Bisikletten inmeden bana göz kırptı. 
- Görüşürüz. 
- Çok sağol, sana bir ara mutlaka teşekkür etmenin bir yolunu bulacağım, yaz uzun zaten. 
- Evet, yaz uzun. Mert yeniden pedal çevirmeye başlarken arkasını dönüp el salladı, ben de ona karşılık verdim. Uzun yolun ucunda o gözden kaybolana kadar ellerim öyle kalakalmış.

- Ablaaaaa!!! 
Bu bağırışı tanımamam imkansızdı. “Sarp şimdi ne yumurtlayacak bakalım?” diye düşünerek sesin geldiği yöne döndüm. 
- Efendimmm? 
- Annemler bizi Nevin teyzelerde bekliyor. Seni bekliyim diye beni yolladılar. Bir saattir burdayım, acıktımmm!!! 
- Yaygara yapma Sarp ya! Sana bir dondurma alırım, annemlere ablamla biraz gezdik dersin, olmaz mı? 
Sarp bu tür rüşvetlere alışıktı, dondurmaya itiraz ettiği de asla görülmemişti. Yaptığı işin büyüklüğüne göre Max’tan Cornetto’ya kadar bir dondurma kazanırdı. 
- Cornetto alıcaksın amaaaa! - O niye o? Alt tarafı bir cümle söyleyeceksin. 
- O çocuğu söylemicem ama... 
Seslice iç geçirdim, Sarp kazanmıştı. Her ne kadar "o çocuk", tanımadığım ve bir daha görmeyeceğimi düşündüğüm biri de olsa bu olayın üstünü örtmek istiyordum. Şortumun cebinden paralarımı çıkarıp kontrol ettim. 
- Yürü bakalım, bakkala...

dicle

More results for ""


This is cached version of livejournal post retrieved by LjSEEK on 2008-01-24 09:34:19 . Post may have changed since that time. Click here for actual post version. LjSEEK.COM is not affiliated with author of this post and is not responsible for its content.
These search terms have been highlighted:
Disable Highlighting
dicle's Search:
Get your own code!
Copyright © 2005,2006 ljseek.com This service is not affiliated with LiveJournal.com
Design by Steorra.com