logo

IF YOU ARE PREPARED - B




sev2013

IF YOU ARE PREPARED - B


Tags: potter fiction severus turk if prepared are snape fan you harry

Published : 1 year ago (Sat, 22 Nov 2008 13:39:56 PST)
Searched:
http://sev2013.livejournal.com/3629.html  0 links
Related posts

DISCLAIMER: HP BANA AIT DEGIL

Bu gece rüyamda yine seni gördüm, Profesör.

Sesi, öğretmenler toplantısına gitmek için yürüdüğüm öğretmen odası koridorunda beni takip etti. Sarhoşken yapılmış bir itiraftı ve bu yüzden de kolayca omuz silkilebilir olması gerekirdi. Yine. İtirafı bilincime yapıştırıp bırakan buydu. Kelime büyüyerek daha önce rüyalar hakkındaki yaptığımız konuşmalara, bir seri kızarmaya ve uzun, düşünceli bakışlara bağlandı. “Yine” dikkati çekmek için ısrar ediyordu. Sarhoşluğun getirdiği unutkanlıkla kelimeyi dudağıma bastırdığı yerin tadını hala alabiliyordum. “Yine” başka türlü açıklanabilir bir durumu –oğlan sarhoş olmuştu, oğlan erotik bir rüya görmüştü, oğlan rüya ve gerçeklik arasındaki farkı unutmuştu – potansiyel bir problem haline dönüştürmüştü.

“Yine” içinde umut barındırıyordu.

O sessizleştiği andan itibaren her anımı durumun her anını gözden geçirerek, her şeyin önüne arkasına bakarak, umutsuzca bunların hepsinin Potter’ın suçu olduğunu bulmak için bir şeyler arayarak geçirmiştim. Her ne kadar suçlamak için yer arasam da, ben, yetişkin olan, oğlanın odamda içmesine izin vermiştim. Ben, sorumlu şahıs, sarhoş oğlanın odamda kalmasına izin vermiştim. Ben, profesör olan, öylece dikilip oğlana ağzı açık bir halde bakmış, kendini bana bastırdığında sertliğimi sürtmüştüm. Ben, Severus Snape, hormonları tarafından yönetilen bir genç gibi bir zayıflık anı gösterdiğim için suçluydum.

Dudaklarım tiksintiyle kıvrıldı, öğretmenler odasının kapısını açmadan önce cebimdeki bir top parşömene dokunmak için bir an durdum. Bütün kafalar bana döndü, her yüzde şaşkın bir ifade vardı. On dört yıllık öğretmenlik yaşamım boyunca hiçbir toplantıya geç kalmamıştım. On dört yıl. Potter yanlışlıkla Karanlık Lord’un sinsi planını önlemiş, dolaylı yoldan ikiye katlı görevlerimden beni azat etmiş ve bunun yanında iksir öğretmenliği pozisyonuna gelmemi sağlamıştı. İroni yüzünden burnumdan soludum. Kariyerim Harry Potter sayesinde başlamıştı ve onun yüzünden sona erecekti.

“Günaydın, Severus. Sensiz başladık.” Dumbledore anlayışla gülümsedi ve Savunma dersi için işe aldıkları Fransız aptalının yanındaki boş sandalyeye başını salladı. Bir turnuvada on dört yaşındaki bir oğlana yenilmişti ve yine de öğretmen olarak işe alınıyordu. Bu da yalnızca istifamın ne kadar iyi bir fikir olduğunu onaylamaya yaramıştı. Parşömene yeniden dokundum.

“Biz de ‘arry, le pauvre hakkında konuşuyo’duk.”

Evet, la pauvre. Zavallı Harry Potter. Midemi dolduran yeni bir pişmanlık dalgası üzerine odaklandım. Bunu henüz göstermemek en iyisiydi. Dumbledore’un istifa nedenimi saklı tutması umuduna tutundum. Oğlana dokunmamıştım bile sonuçta.

Asık suratlar oğlanın ilgi alanları hakkında sürtüştüklerini söylüyordu. Herkes konu üzerinde uzman gibi gözüküyordu. Cinayet işleyecek gibi gözüken McGonagall’a baktım –yavrusunu koruyan dişi aslan.

“Albus, Potter’ı Quidditch takımından çıkarmanın çözüm olduğuna inanmıyorsundur eminim.” Kızgınlık dalgası benliğimi sardı ve başını kızgınca iki yana sallayan Dumbledore’a baktım. Elbette böyle bir düşünceden dolayı eğlenecek hali yoktu. Oğlanın akıl sağlığını yerinde tutan tek şey bu saçma oyundu. Neredeyse normal hissettiğim tek zaman senin yanında olduğum zaman! Sesi bilinç altımda çığlık attı ve içten içe büzüldüm. O artık benim problemim değildi.

Benimleyken güvende değildi.

“Belki de St. Mungo’dan bir profesyonel getirmeliyiz. Konuşabileceği birine ihtiyacı var. Ben Miss Granger ve Mr. Weasley ile görüştüm ancak ikisi de ondan bir bilgi alamadı. Bir danışman ona yardım edebilir… ya da ona nasıl yardım edeceğimizi söyleyebilir.” McGonagall bitirdi ve ağzını sıkıca kapattı. Odanın değişik yerlerinden gelen homurtular öfkemi daha da körüklüyordu. Oğlanın ihtiyacı olan en son şey, herkesin onun deli olduğunu düşünmesiydi. Siz hariç, Profesör. Siz değişmediniz. Zorlukla yutkundum.

“Belki programında değişiklik. Daha az dersi olmasının yardımı dokunabilir.” Flitwick etrafına bakınıp tepkileri ölçtü. Ona maksimum çatılmış kaşlarla baktım. Çabucak gözlerini kaçırdı. Yüzünde düşünceli bir ifade olan Dumbledore’a döndüm. Konuşmayı hiç dinledi mi acaba diye merak etmeye başladım. Nasıl orada öylece oturup bu aptalların oğlanın hayatıyla oynamasına göz yumabilirdi?

“Depresyonun tedavisi konusunda gelişmeler var. Severus, belki sen bunlar hakkında bir şey biliyorsundur?” Sprout kaşlarını kaldırdı. Bunun üstünden geçmiştik. Bu oyunda hiçbir rolüm yoktu.

“Acaba oğlanın tek ihtiyacının bunların durması ve sizin yaygaranızı kesmeniz olduğu hiç aklınıza geldi mi?”

“Evet, Severus. Senin oğlan hakkındaki duygularını gayet iyi biliyoruz,” diye mırıldandı McGonagall. Kızgınlıktan yanakları kızarmaya başladı.

“Belki de dinlemelisiniz. Benim dersimdeki ödevlerinin kalitesinin düşmemesi kazayla değil. Ondan beklentilerim azalmadı. Oğlanın en son ihtiyacı olan şey sizin daha fazla acımanızdır.” Haykırmak üzereydim ve etrafımdaki kırmızı suratlar toplantının lanet ateşi altında kesilebileceğini gösteriyordu. Dumbledore boğazını temizledi.

“Seslerimizi yükseltmemiz için hiçbir neden yok.”

“Eh, birisi bu saçmalığa bir son vermeli,” diye itiraz ettim. Beni dikkatle süzdü ve bakışının ağırlığı altında söndüm. Bu saçmalığı sona erdirme şansımdan vazgeçtiğimin farkına vardım. Kendi istemimle.

“Bu konu bugün halledilecek gibi gözükmüyor. Önerilerinizin dikkatle değerlendirileceğini temin ederim. Eğer başka bir şey yoksa... dersler başlayacak. İyi günler.” Sandalyelerin sürünmesi ve seslerin bir korosu. McGonagall dikildi ve Dumbledore’a döndü

“Kullanılmayan sınıflarda uyumak tolere edilemez, Albus. Onu kaybetmeden önce bir şeyler yapılmalı.” Kapıya gidip beni Dumbledore’la yalnız bırakmadan önce gözlerini bana çevirdi.

Zamanı gelmişti. Mektubu elimde sıkıca tutarak konuşmak için ağzımı açtım. Lafımı böldü.

“O nasıl, Severus?” Yüzünde okuyamadığım bir ifade vardı, gözleri parıltısını yitirdi ve dudaklarını aşağı sarkıttı. Nefesimi tuttum. Her ne kadar normalde gözlerinin parlaması, sakin çehresi beni rahatsız etse de onları şu anda kozmik bir şakanın bir satırını bile bilmeyen biri gözüken bu adama tercih ederdim. Aynı şu an gibi, bilgeliğin yüklediği ağırlık gözlerinin en derininden okunabildiğinde gerçek yaşı görülebilirdi. Birden fazlasıyla genç hissettim.

Boğazımdaki suçluluğu temizleyip kızgınlığıma odaklandım. “Eğer bu endişeli insanlara sorarsan St. Mungo’luk. Eğer bana sorarsan, insanlar onun zavallı sağ kalan çocuk Harry Potter olduğunu unutup sadece lanet olası bir beşinci sınıf olmasına izin verirse gayet iyi olacak.”

Neşesiz bir kahkaha attı. Dilimi eleştirmediği nadir zamanlardan biri. “İlişkinizin mizacı hakkında bir anlaşmaya vardığınızı mı farz etmeliyim?”

Ah, elbette, bazı sınırları bulandırmayı becerdik. Belirsizce homurdandım. Tereddüt, dilimi bağlıyordu. Bütün gece kurduğum konuşmayı yapmak için şimdi, iyi bir zamandı. Ama, konuşma şimdi sunulmak için müsait değildi. Aniden ortaya çıkan ödleklikten ötürü keyfi kaçmıştı.

“Harry çok ızdırap çekti, Severus. Eğer onu yaşamına yeniden kabul etmeyi seçeceksen, ısrar etmeliyim ki bununla birlikte gelen bütün olası sonuçları da üstüne alman konusunda ısrar etmek zorundayım –eğer ifademi hoş görürsen, bunu bütün kalbinle yapman konusunda ısrar etmek zorundayım.” Kibarca gülümsedi ve ona kızgınca bakmaya çalıştım. Doğru düzgün beceremedim. Soğukluk kapasitem, diye fark ettim, panik hissiyle beraber ucu bucağı olmayan bir suçluluk duygusuyla yer değiştirmişti.

“Albus, onun profesörü olarak-“

“Burada öğretmen ve öğrencilerin belli bir resmiyet çerçevesinde saygı beklediklerine dair kesin uzlaşmalar olduğunu fark ettim. Umuyorum ki bu durumda bir istisna yaratacağımızı yeterince ortaya koymuşumdur. Eğer ona yardım etme şansımız varsa, ben, kendi vicdanım adına, bu yardımı reddedemem.”

Burnumdan soludum, eğer küçük dahisinin bir damla kalmış masumiyetini kaybedecek noktaya geldiğini bilse bu kadar müsamahalı davranmayacağından emindim.

“Harry’le arkadaş olmanı söylemeyeceğim. Bütün söylediğim, ne yapmayı seçersen seç bunun hakkında tutarlı ol. Bu oğlanın başka bir kaybın daha nasıl üstesinden gelebileceğini bilmiyorum. Lütfen, tekrar dikkatle düşün.”

Sandalyeden kalkmadan önce bana silik bir gülümseme gönderdi ve beni kendi nefretimle baş başa bıraktı.

 

~~~~~~~~~~

 

“Bu sabah yatakta değildi.”

“Yasak Orman’ın etrafında gezinirken yakalandığını duydum.”

“Delirmedi değil mi?”

“Neville çok az uyuduğunu söyledi.”

“Çok garip. Yani, o Harry Potter.”

Öfkeyle, bir grup dördüncü sınıf Gryffindorluya laf atmaya hazırlandım. Daha ders başlamamıştı, ama aralıksız süren dedikoduları, kontrollü kızgınlığımla şiddetli gazabımın üstünde derin delikler oluşturuyordu.Onları korkudan yerlerinden sıçratacaktım ama yüzü koyu kırmızı olmuş Weasley kızı benden önce davrandı. Asasını dört sınıf arkadaşına çevirdi ve öfkeyle kükredi, “Bir laf daha eden bütün hafta sonunu sümüklüböcek kusarak geçirecek.”

Sürpriz bir gülümsemeyle savaştım. Grup benim varlığımın farkına vardı ve yüzlerinde dehşetle bana baktı. Weasley’in yüzü, utançtan pembeleşmeden önce kırmızıdan beyaza döndü. Asasını indirdi. Çenesini inatla sıktı, Gryffindor cesaretiyle yaklaşan cezayı bekledi. Ya da Weasley ahmaklığıyla. Ama bu da diğeriyle aynı şeydi.

“Creevey, Muldoon, Harvey, Brandon –Gryffindor’dan onar puan. Burası sınıf, kümes değil. Weasley, yerine otur.” Gözlerini kırpıştırdı ve şaşırmış ama rahatlamış bir yüz ifadesiyle, hemen söylediğimi yaptı. Öteki dördüne ölçüp biçercesine baktım ve tahtaya ödevleri yazmak için döndüm.

Baş belası küçük veletler. En azından Slytherin’in kendi içinde belli bir yere kadar sadık ve anlayışlıydı. Yüce ve aziz Gryffindorlular kendi kurucuları zor bir gün geçirse direk onu lanetleyeceklerdi. Zil çaldığında, çabucak tanıtıcı notları homurdandım ve öğrencilerin hazırlanmasını izledim. Etrafta gezindim ve yanlarından geçerken veletlerin sinmesinden memnun olmayı bile beceremedim. Kötü moralim aynı saçmalığı kendi öğrencilerim arasında duyduğumda katlandı.

“İmperius laneti altında olduğunu duymuştum.”

“Karanlık Lord, onun yavaşça delirmesi için üstüne lanet koymuş diye duymuştum.”

“Draco, her gece onu anahtarla St. Mungo’ya götürdüklerini söyledi.”

Sabrımın son kırıntılarının da yok olmuştu. Öğrenciler bunu ödeyecekti. “Sınıfınız zihinsel sağlıkla aşırı ilgilendiğini ispatladığı için, size çalışma şansı sunuyorum. Sizin seçiminize bağlı bir ruhsal hastalık ve tedavisi hakkında bir buçuk metrelik bir kompozisyon yazmanızı istiyorum; çarşambaya kadar. Ayrıca, bu konuyu tartışarak dersimin otuz dakikasını harcadığınız için, öğle yemeğine kadar olan zamanla bunu telafi etmeye bir şey demezsiniz herhalde. İşinize dönün.”

Sınıfta alçak sesli homurtular ve kızgın iç çekişler çınladı ve sonunda sınıfa sessizlik çöktü. Masama döndüm ve temiz bir parşömen çıkardım. Akıl sağlığımdan ciddi ciddi şüphe ederek, Müdüre Potter’ın akıl sağlığına dair yapılan bu gevezelikleri sona erdireceğini umduğum önerimi içeren bir mektup yazdım. Potter’ın problemsiz olmasına izin vererek problemi çözmeyi tercih ediyordum.

Mektubu hafif bir çekinme hissiyle imzaladım. Aklım, hala cebimde bekleyen istifa mektubuna kaydı. Dışarı çıkardım ve mührü kırdım.

Sevgili Albus,

Ekte, ayrılma dileğimi içeren istifa mektubumu bulacaksın. Benim içimi görmek gibi rahatsız edici bir yeteneğin olduğu için sana dürüst bir açıklama sunacağım.

Bildiğinden oldukça eminim, dün gece oğlanın odama gelmesine izin verdim. Öğrencilerin alkol kullanmasına dair kuralın gayet farkında olmama rağmen ona içki ikram ettim. Kullanabilirmiş gibi gözüküyordu. Tamamen kasıtlı olduğu için bundan dolayı özür dilemeyeceğim. Özür dileyeceğim şey ise, ne yazık ki, kağıtları okurken şişeyi onun yanında bırakmak. Çok ihmalkarca bir davranıştı. İçmesi gerektiğinden çok fazlasını içti. Kalıp kalmayacağını sorduğundaysa, bütün iyi karar verme yeteneğime rağmen, kalmasına izin verdim.

Bunlar bile tek başına beni Yönetim Kurulu’nun karşısına çıkarmaya yeter. Ama bu, ne yazık k, benim istifa sebebim değil. Potter, sarhoş bir halde, beni öpmeye çalıştı. Durdurdum –ama olması gerekenden çok daha sonra. Bunun bir daha tekrarlanmayacağını söylemek istesem de bunu gösterme şansını istemiyorum.

Özür dilerim, Albus. Mektubu Kurul’a göndermek istersen anlarım. Yalnızca oğlanın bu işin dışında tutulmasını öneriyorum. Bir de, ayrılacağımı ona söylemek için izin istiyorum –senin refakatinle elbette.

Saygılarımla,

Severus Snape

Tekrar okuduğumda aşırı tepki vermiş olduğumu fark ettim. Bunu sabah kısa bir sürede yazmıştım, hala kızgın ve sarsılmış bir haldeyken. Kendime oğlanın  utanmış özrünün bunu tekrar denemeyeceğini kanıtladığını söyledim. Yalnızca oğlanın bir daha sarhoş olmasına göz yummayacak, kendini unutmamasını sağlayacaktım.

Kendimi unutmama göz yummayacaktım.

Saçmalık. Ben kendini dizginleyebilecek kapasiteye sahip bir yetişkindim. Yalnızca oğlanın davranışlarından şok geçirmiştim. Sertleşmiştin. Dehşete düşmüştüm. “Bu gece rüyamda yine seni gördüm, Profesör.” O anda kendini kaybetmiş on beş yaşında bir oğlandı. Ben ise daha iyisini bilen otuz yedi yaşında bir adamdım.

Katı bir kararlılıkla geçmişin yaşattığı hissi geri ittim. Eğer ayrılırsam, oğlanın bu yarı mutlu durumunu devam ettirmek için elinde olan yarı-şansı yok edeceklerdi. Onu yok edeceklerdi. Hayır, Potter’ın intiharını üstlenemezdim; Voldemort’un ölümsüzlük problemini sonlandıracak parmakların sahibinin o olmasından hiç bahsetmiyorum bile.

Öğle vaktini belirten zil çaldı. Öğrencilerin -onlara izin vereceğime dair çok umut taşımayan- gözleri bana çevrildi.

“Bundan sonraki otuz dakikayı hazırladığınız indirgeyici iksir hakkında kompozisyon yazarak geçireceksiniz. Başlayın. Miss Weasley, buraya gelin.”

Buna pişman olacaksın. Öbür türlü olacağım kadar değil.

“Evet, Profesör?”

“Bu mektubu Müdüre götür. Eşyalarını da yanına al.” Bir anlığına ağzı açık kaldı ama toparlandı ve çabucak parşömeni aldı.

Bu sadece onu teşvik edecek. Ben onu kurtarıyorum.

Peki seni kim kurtaracak?

Düşünceyi kafamdan uzaklaştırarak asamı çıkardım. İstifa mektubumu en yakın kazana yönelerek içine attım. Kağıdın erimesini izledim. Ahlaki duyarlılığım, havaya karışan mavi bir dumandan daha fazla bir şey değildi artık. Kalanlar arasından, bunun birazını kurtarması umuduyla, sertçe bir nefes çektim.

 

~~~~~~~~~~

 

Severus,

Uçuç yoluyla 8:15’te gelecek. Gerekli olursa diye yokluğunu açıklayan bir hikaye üzerinde anlaştık. Masayı odanda bulabilirsin. Hafta sonundan sonra çalışma programını ayarlayacağım. Bu dönemin sonunda gelişimini tekrar değerlendireceğiz. Eğer o zaman düzenlemeleri tekrar gözden geçirmek istersen, diğer seçenekleri dinlemeye açığım.

Harry ve kendi adıma, en derin minnetlerimi sunarım.

En içten saygılarımla,

D.

Parşömen parçasına sanki ölüm fermanımmışçasına baktım. Ölüm cezamın kan donduran çığlığını duyuyor gibiydim. Birden, çok eski bir anımı, duyguların etkisi altındayken hayat değiştirici kararlar almakla ilgili öğrendiğim bir dersi hatırladım. Elbette, kararımı değiştirdiğimi Dumbledore’a söylemektense Ölüm Yiyenlere teslim olurdum daha iyi. Bu şekilde hayatta kalmak için daha fazla şansım olurdu. Ofisimdeki saat sekizi beş geçtiğini gösteriyordu. İnanmazlık içinde bir anlığına öylece baktım, saatin daha az önce yediyi gösterdiğine yemin edebilirdim.

Zaman hiçbir zaman benim en yakın arkadaşım olmamıştı.

Dördüncü sınıfların cezalarını topladım ve on dakika içinde kaç bardak likör tüketebileceğimi merak ederek odama yürüdüm. Düşünce kafamdan uzaklaştı. Oğlanla geçireceğim ilk dakikalarda, ayıklığımın her bir damlasına ihtiyacım olacaktı. Bu değerli saniyeleri oğlanın taşıdığı herhangi bir fanteziyi susturmak için kullanacaktım.

İçeri girdiğimde, özel alanımın azaldığını korkuyla gördüm. Masa benim masamın karşısına konulmuştu. Onu oynatacak bir yer aramak için oturma odasına göz gezdirdim. Olabilecek en uygun yerdeydi. Yenik bir şekilde, kompozisyonları masama fırlattım ve içinde kaybolabilecek kadar şanslı olabileceğim bir kitap aldım. İstemeden bağlandığım, “Şu sandalye” diye adlandırdığım canavara oturdum. Kitabı açarak, artan bir telaş hissiyle oğlanın varmasını bekledim; birkaç dakika sonra şöminemden çıkıp ayaklarımın dibine yığıldı. Bir kez daha

 oğlanın süpürge üzerindeki hünerini merak etmekten kendimi alamadım. Şimdiye kadar sakat kalmamış olması, mucizeden başka bir şey değildi.

“Yine yumuşak bir iniş yaptın, tebrikler, Potter.”

 

~~~~~~~~~~

 

Ayaklanıp gözlüğünü düzeltti. Gözlerime bakmayarak, jüri önünde hükmünü bekleyen bir suçlu gibi önümde dikildi. Elimde değildi, ben de aynı şeyi hissediyordum. Yüzünden, konuşmamı engelleyen bir utanç okunuyordu ve kendimi bir anda ona karşı özür dileme isteğiyle dolu buldum. İsteği bastırdım.

“Çalışmak için ne getirdin?” Bana baktığında nefesim kesildi. Çok şükür ki gözlerini kaçırdı ve onun şüphesiz takıntılı bir şekilde bütün gün düşündüğü konuyu uzaklaştırıp soruma odaklanmasını izledim.

“Ee… Pazartesi için tarot kartı okumam gerekiyor. Ve sizin derste verdiğiniz bölüm. Bu kadar. Profesör Dumbledore çalışma programını daha vermedi.”

“Masan şurada. Bölümden alacağın notlar konusunda dikkatli olmanı öneririm. Daha kötü olamayabilirsin ama kesinlikle daha iyi olabilirsin. Kehanet için –eh, neden bu saçma dersi aldığını hayal bile edemiyorum ama o yaşlı yarasayı susturmak için bir şeyler uydurmanın da zor olacağından şüpheliyim.”

Güldü ve eskisi gibi bir kendine güven ifadesi bütün yüzüne yayıldı. Bir anlığına, neredeyse rahatladım. “Benim normalde yaptığım da bu. Ben her hafta öldüğüm sürece, yeterince mutlu gibi.” Kelimeleri mideme bir yumruk gibi indi ve gerildim. Kuleye gidip o aptal kadına bir Affedilmez lanet uygulamak yönündeki isteğimi bastırmak zorunda kaldım. Midem hopladı ve oğlanı koruma yönündeki ani dürtüyü sakinleştirmeye çalıştım. Bu ikimizi de daha iyi bir hale getirmeyecekti. Bunu yapmamın tek sebebinin, bu koruma refleksine sahip olanlardan onu korumak olduğunu anımsattım kendime.

Onu senden kim koruyacak?

“İşine dön, Potter,” Kelimeler boğazımdan zorlukla çıktı. Çantasını alıp telaşla ilerlemesini izledim. Cuma akşamı ödev yapmakla ilgili şikayet etmediği için hafifçe şaşırmıştım. Ayrıca rahatlamıştım da; göğüs kafesimin içindeki o koca balondan dolayı onu doğru dürüst azarlayamayacağımdan emindim.

Eğer sarhoş olsaydım bu duruma dair bir mizah görebilirdim. Aklım yarım şişe kaliteli konyağımın bulunduğu konyak dolabına kaydı. Elbette, aynı şişe beni bu duruma sokmuştu ve prensip olarak atılması gerekiyordu. Hayır, alkolü ziyan edeceğime bütün suçu üstüme almam daha iyiydi. Bunun yerine bir çaydanlık çağırdım. Hissettiğim ironiyi yok etmeyecekti ama en azından beton yalamışçasına bir tadı olan dilimi normale döndürebilirdi.

Doğru. Bu görevi ben kabul etmiştim. Ben rica etmiştim. Düşünceyle dudak büktüm ve oğlanın yüzündeki utancın içinde biraz umut görmeye karar verdim. Bu bir daha olmayacaktı. Bir daha hiç denemeyecekti ve o denemezse ben de onu durdurmak konusunda başarısız olamazdım. Derin bir nefes alarak, kendimi kaçınılmaza hazırladım. O sandalyeden kalkıp yürüdüm ve bir anlığına omzunun üstünden baktım. Bütün kitabı olduğu gibi kopyalıyor gibiydi. Çay fincanını önüne koydum ve arkasında olduğumu fark edip ürktüğünde, not alma alıştırmasına dair bir yorum yapmayı planlamıştım. Başka bir özrü daha geri yuttum. Benden uzaklaşabileceğini düşündüğümde dehşete düşmüştüm ve aynı zamanda etki altında değilken beni itici bulduğu için hoşnuttum. Bu durum, yeni sorumluluğumu daha da kolaylaştırıyordu. Rahat bir nefes alarak masama yürüdüm ve oturdum.

“Ne? Konyak yok mu?” Zayıfça gülümsedi ve delici bir bakışla gözlerimi kıstım. Olması gerektiği gibi sindi.

“Bunun bir daha olmayacağının söylenmesi gerekli mi?”

Gözlerini indirdi ve başını iki yana salladı. “Üzgünüm.”

Onun bütün ifadesini suçluluk kaplarken, ben ona üzülmemek için kendimle savaşıyordum. Suçluluk iyiydi. Suçluluk ve utanç. Eğer bu durumda kontrolü ele alacaksam, onun için mümkün olduğunca acılı olmalıydı.

“Neden dolayı üzgünsün, Potter?”

“Efendim?”

“Özellikle ne için özür dilediğini bilmek isterim.”

Yanaklarına hafifçe renk geldiğini gördüm. “Ee… Ben…” seni öpmeye çalıştığım için demek için cesaretini topladığını izlerken neredeyse gülümseyecektim. Bir şeyi rahatsız olmadan konuşamadığı halde, onu yapmaya çalışmanın ne kadar saçma olduğunun farkına vardım. Yüzündeki utanç, sadistlik özelliklerimi yeniden diriltmişti. Yine kendim gibi hissetmeye başlamıştım. “… sizi rahatsız ettiğim için.” Kelimeleri anladığımda çenem kasıldı. Duymayı beklediğim şey bu değildi. Duymadığı umduğum şey bu değildi. Nasıl olur da bu tanrının belası oğlan, hareketlerinin beni nasıl etkilediğiyle ilgilenir? Ona bir bakış attım ve kıpırdandı. “Ve… ee, bütün konyağınızı içtiğim için?”

Birisi onu özürlerin soru halinde sunulmaması gerektiğini öğretmeli. Böyle içtenliğini kaybediyor. Ama bu benim endişelendiğim en son şeydi. Bir anda, bir çocuk gibi kıvrılıp ağlamaya dair bir dürtü hissettim. Yaptığı için üzgün değildi. Üzgündü çünkü bu beni rahatsız etmişti –böylece eğer benim de istediğim gibi bir izlenime kapılırsa, yine deneyeceğine dair olasılıkları ortaya koyuyordu. Bu işe yaramayacaktı..

Yaramak zorunda. Başka şansın yok.

Acı acı soludum ve elimi yüzüme gömdüm. Pes ediyordum. Beni şimdi öldürün.

“Bak…” Konuşmaya başladı ve nefesimi tuttum. “Üzgünüm… her şey için.” Soluğumu verdim, duymak istediğim şeye en yakın olarak söyleyeceği şey olan bu özrü kabul ettim. Devam etti: “Bunu düşünmem aptalcaydı…” İçimden cümlelerini tamamlamaya başladım. Söylediği her kelime, dün geceki davranışının alkolden kaynaklandığı konusunda umutlarımı köreltiyordu. Bitirmediği her cümle, korkumu, beni beğendiğini doğruluyordu. Üstelik düpedüz beni öpmeyi çalıştığında onun pişman olduğu tek şey benim ona hayır dememdi.

Seni kim kurtaracak?

“Potter, kapa çeneni.” Lütfen, kapa çeneni. Bir daha asla konuşma. Umutsuzca konuyu değiştirdim. “Birisi bir şey öğrenirse işimi kaybedebileceğimi biliyor musun?” Bu noktadan sonra bu olasılık, bu soruları hazırladığım zamanki kadar olumsuz gelmemişti. İşimi kaybetmem, aslında tek kurtuluş yolumdu.

Yüzünden bunun aklına hiç gelmediğini görebiliyordum. “Ama sen bir şey yapmadın.” Dudaklarımı sıkı sıkı birbirine bastırdım ki bu ahmak oğlanı lanetlemeyeyim. Kesinlikle haklı. Bir şey yapmadım –ki bu ana problemdi. Elbette on beş yaşındaki birisine profesyonel etik öğretmek bahçe yılanına yürümeyi öğretmek kadar zordu –ama yine de deneyecektim.

“Hm. Olayları bir gözden geçirelim, ne dersin? Bir öğrenciyi teşvik ederek odamda içmesine izin verdim. Yatakhanesine dönmesine ısrar etmek yerine kalmasına izin verdim. On beş yaşında bir oğlanı soyundurdum ve neredeyse beni öpmesine izin verdim.”

“Böyle olmadı. Sen durdurdun.”

“Ama yeterince erken değil.”

“Fazlasıyla erken!” Karşılık olarak söyleyeceğim sözleri, dilim geriye savrularak boğazımın gerisine fırlattı.. Neredeyse boğulacaktım. “Hayır! Demek istiyorum ki, bu…” Başı masaya düştü ve ben acaba on beşimdeyken bu kadar utandırılıyor muydum diye anımsamaya çalıştım. İlk defa kırklarımda olduğum için minnettardım.

Tekrar anlatmaya çalıştım. Sonuçta ben bir öğretmendim; çekirdekten yetişme mazoşist. “Potter, gerçekte neyin olduğu önemli değil. Bu, Yönetim Kurulu’nun göreceği versiyon. Ben bir yetişkinim, senin profesörünüm. Sen on beş yaşında bir oğlansın. Suç benim üstüme kalır.”

“Çok üzgünüm,” Özrünün içtenliği midemi bulandırdı. Sesi suçluluk doluydu. Beni riske atmanın suçluluğu. Söylediğim tek bir kelimeyi bile anlamadığının kanıtı. Sadece beklenileni yaptığını kavramayı reddediyordu. Yaptığım (ya da yapmadığım) affedilemezdi. Denemekten vazgeçtim.

“Ben de.” Kelimeler ağzımı duygusuzca terk etti.

Başını kaldırdı ve yüzüne korku hakim olduğunu gördüm. “Tanrım, olmak zorunda değilsin… yani, lütfen olma. On beş yaşında olabilirim, ama ne yaptığımı biliyordum…” Sessizce çenesini kapatması için yalvardım. “Yani, ben yaptım. Her şeyi. Ve kesinlikle istemediğim-“ Cümlenin geri kalanını sezerek irkildim. Sustu.

Migren, şakaklarımda zayıf kalp atışlarımla beraber kendini hissettirmeye başladı. Başım ellerime düştü. Neyse ki ben utanç ve korkumla uğraşırken, o sessiz kaldı. Kendimi unuttuğum için, bir çocuk tarafından irademden uzaklaşmama izin verdiğim için; utanç. Tekrar yapabileceğimden dolayı; korku.

“Bunun nasıl olduğunu bilirim, Profesör. Geri döner ve sahneyi kafanızda yeniden yeniden yaşarsınız ve tüm yaptığınız hataları düşünürsünüz…” Kafamı kaldırıp oğlana baktım, bir anlığına acaba sesli mi düşünüyorum diye endişeye düştüm. Ve sonra kelimeleri tanıdım. Kendinden fazlasıyla memnun görünüyordu. “…şişeyi götürmüş olmaya, beni odama göndermiş olmaya, beni-“

“Potter, işine dön.” İtiraf etmeliyim ki bu ani ruh hali değişikliğine hazırlıksız yakalanmıştım. Sert görünmeye çalıştım ama hissettiğim şaşkınlıktan ötürü kızgınlığım yıkanıp gitmişti.

“Peki. Ama buna bir son vermelisin, Snape. Yoksa sonun benimki gibi olur.” Kendime rağmen gülümsedim ve içimden oğlanı birden böyle hazır cevap olduğu için lanetledim. Ve haklı olduğu için. Elbette, nasihat bana aitti yani onu akıllı olmakla onurlandıramazdım.

“Tekrar.” Hava bir kez daha nefes alınabilir olmuştu ve yüksek sesle iç çekmemeye çalıştım. Yine de bir şekilde oğlan içimde kendime olan nefretimi ve korkuyu bırakmayı becermişti. Neredeyse rahatsız edici bir minnettarlık duyuyordum.

Gözlerini kitaba çevirdi ama yüzündeki yılışık sırıtmayı silmemişti. “Ve Gryffindor’dan on puan, Potter, küstah bir velet olduğun için.”

“Slytherin’den on puan, Profesör, bana cuma günü ödev yaptırdığınız için.”

“Eğer iksir metnin ilgini çekmiyorsa rüyaların hakkında tartışabiliriz.”

İnledi ve başını masaya indirdi. Eğer sonunda lanetleneceksem, en azından o zamana kadar oğlanı utandırarak kendimi eğlendirebilirdim.



sev2013

More results for ""


This is cached version of livejournal post retrieved by LjSEEK on 2008-11-26 19:35:56 . Post may have changed since that time. Click here for actual post version. LjSEEK.COM is not affiliated with author of this post and is not responsible for its content.
These search terms have been highlighted:
Disable Highlighting
sev2013's Search:
Get your own code!
Copyright © 2005,2006 ljseek.com This service is not affiliated with LiveJournal.com
Design by Steorra.com